14 Eylül 2012 Cuma

HALDUNİST TARİH ANLAYIŞIYLA ESKİÇAĞ TARİHİNİ İNCELEMEK

19. yüzyılda Avrupalı tarih filozoflarına kaynaklık eden tarih filozofu İbn Haldûn'un ortaya koyduğu modern tarih anlayışı; ilk bakışta sadece Ortaçağ, Yeni ve Yakın çağlar için uygun bir yöntem olarak görünse de aslında Eskiçağ tarihi de Haldunist tarih anlayışı içerisinde incelenip yorumlanabilir. Oldukça iddialı bir giriş yaptığımın elbette ki farkındayım. Öncelikle Haldunist tarih anlayışını biraz açıklamak gerek.
14. yüzyılın ortaları ile 15. yüzyılın başlarında Kuzey Afrika'da yaşayan Abdurrahman b. Haldûn'un ortaya attığı tarih görüşüne modern tarihçiler tarafından "Haldunist yaklaşım" denilmektedir. İbn Haldûn'un bu yaklaşımına temel olarak baktığımızda tarihin bilimsel olarak incelenmesi gerektiğini, yani tarihin aslında geçmiş zamanların rivayetlerinin anlatılmasından ibaret olmadığını görürüz. İbn Haldûn, tarihi her ne kadar "görünen - görünmeyen" olarak ikiye ayırsa da asıl önemli olan bize göre görünmeyen kısımdır. İbn Haldun'a göre eski tarihçilerin kendi dönemleri için yaptıklarını iyice okuyup anladıktan sonra, söz konusu tarihçi kendi dönemi için yapabilir. Ancak bunun için eski zamanların yaşanılan zamandan farklı olduğunun bilinmesi ve ona göre düşünülmesi, yani olayları olduğu zamanın şartlarına göre düşünmek gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında İbn Haldun'un Mukaddime'de açıkladığı tarih ve tarihçilik görüşünü, bir bakıma "Tarihin Babası" Herodotos'tan aldığını söyleyebiliriz. İbn Haldun, eserinin girişinde (Mukaddime) olayların nedenlerine ve sonuçlarına inilmesi gerektiğini belirtir. Tıpkı Herodotos'un Historia'sının önsözünde olduğu gibi...
İşte bu yüzdendir ki Haldunist tarih yaklaşımı, Eskiçağ tarihi için de kullanılabilir. Çünkü tarih, bir neden-sonuç gelişimi içerisinde sürüp gider. Dolayısıyla bir olaya bakarken onun arka planını ve sebep olduğu olayları da göz ardı etmemek gerek. İşte bu yüzden çalışılan dönemin siyasi, sosyal, kültürel, ekonomik, coğrafi vs. durumlarının iyi bilinmesi, araştırılması gerekir. Ayrıca, Eskiçağ tarihinde siyasi tarih önemlidir; fakat sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik tarih bize göre daha da önemlidir. Çünkü bu alan, siyasi tarihe de kaynaklık etmektedir. Bu nedenledir ki Eskiçağ sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik tarihi alanlarında özgün çalışmalar verilmelidir. Böylece sürekli birbirini tekrar eden siyasi tarihler, gözden kaçırdıkları veya açıklayamadıkları durumlar hakkında yeni fikirler öne sürebilirler. İşin bu noktasında ise yine İbn Haldun'un Mukaddime'sinde "bir medeniyet için zaruri" olarak gördüğü kurumları, Eskiçağ içerisinde tek tek incelemek gerekmektedir. Söz gelimi, Eskiçağ Anadolu'sunun Ege kıyılarındaki sosyal hayat ile ilgili kurumları bilirsek ve bunlarla ilgili yeni araştırmalar yapıp bu bilgimizi daha da derinleştirirsek, bölgeyle ilgili siyasi tarihlere daha farklı açılardan yaklaşabiliriz.
Haldunist tarih anlayışını, Eskiçağ tarihi için tümüyle ele almak, elbette doğru değildir. Bunun sebebi, İbn Haldun'un "devlet" kavramıyla ilgili görüşleridir. Ona göre devleti insanlar meydana getirdiği için devletin de insanlar gibi doğal bir ömrü vardır. O da tıpkı insanlar gibi doğar, büyür ve ölür; yani kurulur, fetihlerle sınırlarını genişletir-en parlak zamanını yaşar, dağılma ve çöküş dönemlerine girer ve çöker... Fakat diğer yandan söz gelimi büyük bir devletin içinde yaşayan belli bir halk, kendi kültürünü koruyarak eski devletin bir devamını kurduğunda, İbn Haldun'un bu görüşü biraz cevapsız kalır. Yani Haldunist devlet anlayışı, toplumlardaki "süreklilik ilkesi"ni açıklayamamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, eğer Büyük Roma İmparatorluğu'nun çöküşünü de Haldunist devlet ve tarih anlayışıyla incelediğimizde bugünkü Avrupa'nın neden kendini Roma'nın mirasçısı saydığını anlayamayız. İşte bu yüzden, Haldunist tarih anlayışını Eskiçağ için ele alırken toplumların ve kültürlerin bu süreklilik ilkesini unutmamak gerekir. Çünkü ölen bir varlık tekrar canlanamaz. Tabii ki reenkarnasyona inanıyorsanız, durum değişir (!). Ancak, bir tarihçi objektif olmalı ve dini inançlarını, siyasi düşüncelerini, dünya görüşünü, ceketini laboratuvara girerken çıkarıp önlüğünü giyen bir laborant gibi, çalışmasını bitirene kadar bir kenara bırakmak ve çalışmasına, yorumuna katmamak zorundadır. Yoksa yapılan iş, tarih olmaktan çıkar. Hatta bu durum Haldunist tarih anlayışını benimseyen bir tarihçi için "kendisiyle çelişme" durumudur. Çünkü Haldunist anlayışın en önemli yanı, "tarihçinin objektifliği" esasıdır.
Sözün kısası, Eskiçağ tarihini de Haldunist tarih yaklaşımı içerisinde incelemenin faydalı olacağı kanısındayım. Eskiçağ tarihinde açıklanamayan durumların açıklanabilmesi için Haldunist anlayışla bakılması gerektiğini düşünüyorum. Bununla birlikte, tarihçi olmak isteyen herkesin İbn Haldun'un Mukaddime'sini okumalarını tavsiye ediyorum...

Erdem YÜKSELEN

31 Temmuz 2012 Salı

NEDEN ESKİÇAĞ TARİHİNE MERAK DUYMALIYIZ?

Başlıktaki sorumuzun birçok sebebi olabilir ve bu sebepler kişiden kişiye değişebilir. Ama bu yazımızda, bu cevapların en genel olanını paylaşacağız. Bir Eskiçağ tarihi tanımı yapmadan önce tarihin nerede veya neyle başladığını anlatmak gerek. Tarih, bilindiği gibi M.Ö. yaklaşık 3000'lerde Sümer'de yazının icadı ile başlamıştır. O günden itibaren başta Sümerliler olmak üzere, tüm Mezopotamya uygarlıkları, daha sonra Anadolu uygarlıkları nihayetinde yazının tüm dünyaya yayılmasıyla birlikte Batı, Doğu, Kuzey ve Güney uygarlıkları tüm devlet kayıtlarını, kendi dillerinde yazmaya başladılar. Yazının binlerce yıllık geçmişinde binlerce değişim oldu, her uygarlık Sümer çivi yazısını alıp kendine uyarlayıp farklı yazı çeşitleri oluşturdular, farklı alfabeler oluşturdular. İşte Eskiçağ tarihinin kaynakları ise İlkçağ boyunca tutulan tüm bu kayıtlardan oluşmakta, bunun yanı sıra söz konusu uygarlıklardaki yazarların, seyyahların yazdığı edebiyat eserleri de var ki tarihe resmî bakış açısı dışından bakan en önemli kaynaklardır.
Eskiçağ tarihine merak duymamızın başında gelen sebeplerden biri işte bu söz konusu kaynakların okunup çevrilmesi, tasnif edilip korunması isteğidir. Dünyanın pek çok yerinde bilinçli gençler, sırf bu istek yüzünden üniversitelerde Eskiçağ uygarlıkların dillerinin öğretildiği bölümleri tercih ediyorlar; tıpkı bizde Latin Dili ve Edebiyatı; Antik Yunan Dili ve Edebiyatı bölümlerini seçen bilinçli gençlerimiz gibi.
Söz konusu Eskiçağ merakımızın bir diğer sebebi de bugün üzerinde yaşadığımız topraklar, bizlerden çok çok önce başka uygarlık ve kavimlerin toprağı, evi, yurduydu. Bir "Türk tarihi" olduğu gibi bir "Anadolu tarihi", "Trakya tarihi", "Ege tarihi", "Akdeniz tarihi" de vardır. Bizler bugün ülkemizi yabancı güçlere kaptırmak istemiyorsak, üzerinde yaşadığımız toprakları sahiplendiğimiz, benimsediğimiz içindir. Ancak bu toprakları benimsemek, sadece kendi milletimize ait olan değerleri sevmek, benimsemek demek değildir; bu topraklarda bizden önce yaşamış olan uygarlıkların (Hitit, Lydia, Phryg, Urartu, Ionia, Roma) eserlerini de benimsemek demektir. Bizler bugün kendimizi "Anadolulu" olarak tabir ediyorsak, Anadolu'da Türklerden önceki uygarlıkların eserlerine ve tarihlerine de sahip çıkmamız gerekmektedir.
Bu Eskiçağ merakının bir diğer nedeni de birçok büyük şehirde insanlar adres tarifi yaparken binlerce yıldır ayakta kalabilmiş olan Yunan, Hellenistik ve Roma dönemlerinin eserlerinden yararlanıyorlar. Sırf bu yüzden, insanların birçoğu bu eski eserleri merak ediyor. Bunların tarihlerini ve öykülerini de kendilerine "tarihçi" diyen bir yığın insandan dinliyor. Bu dinlediklerinin birçoğundan fazlası ya eksik, ya da yalan yanlış bilgiler oluyor. İşte piyasada dolanan bu eksik, hatalı ve yanlış bilgilerin giderilebilmesi için kaliteli birer Eskiçağ Tarihçisi olunup kitaplar, makaleler yayınlamalı, konferanslar vermelidir. Kısacası, yine kendi iyiliğimiz için, yine kendi topraklarımıza sahip çıkabilmek için Eskiçağ Tarihçisi olmalıyız.

22 Haziran 2012 Cuma

ESKİÇAĞ TARİHİ İLE İLGİLİ LİNKLER

Eskiçağ Tarihi ilgili ve meraklıları için bu yazımızda İnternet üzerindeki önemli Eskiçağ Tarihi sitelerinin adreslerini yayınlayacağız. Böyle bir düşünce, genel olarak üniversite öğrencilerinin bu konuda araştırma yaparken kaynak bulma sıkıntısından ortaya çıkmış olup vereceğimiz linklerin birçoğu doğrudan doğruya kütüphane / katalog tarama siteleri olacaktır. Bunların yanı sıra konuyla ilgili araştırma enstitüsü, yayınevi vs. birçok link verilecektir.

Faydalı Linkler:

http://www.kulturturizm.gov.tr/?_Dil=1 (T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı)
http://www.ttk.gov.tr/ (Türk Tarih Kurumu / TTK)
http://turkinst.org/index.html (Türk Eskiçağ Bilimleri Enstitüsü / TEBE)
http://www.istanbularkeoloji.gov.tr/ (İstanbul Arkeoloji Müzeleri)
http://www.iae.org.tr/default.aspx (İstanbul Araştırmaları Enstitüsü); http://www.iae.org.tr/kutuphane/detay.aspx?SectionID=E7dyrH8mOegQ9ToNL3NcQQ%3d%3d&ContentID=pBvT740Sk%2brVztlC6ijbWw%3d%3d (İstanbul Araştırmaları Enstitüsü Kütüphane Tarama)
http://www.beyazitkutup.gov.tr/ (Beyazıt Devlet Kütüphanesi)
http://libunix.ku.edu.tr/ (Koç Üniversitesi Suna Kıraç Kütüphane Katalog Tarama)
http://www.arkeolojisanat.com/tr/index.asp (Arkeoloji ve Sanat Yayınları)
http://www.tarihcikitabevi.com/ (Tarihçi Kitabevi)
http://www.kabalci.com.tr/ (Kabalcı Kitabevi)


31 Aralık 2011 Cumartesi

HOŞ GELSİN 2012

İşte bir koca yıl daha geldi, geçti ve bitti. Umarım bütün Tarih ve özellikle de Eskiçağ Tarihi meraklı ve sevdalıları oldukça iyi bir sene geçirmişlerdir. 2011 yılında ülkede yaşanan olaylar arasında acı, tatlı, tuzlu, ekşi her türlü tat vardı. 2011'de Eskiçağ Tarihi adına sevindirici gelişmeler oldu, yeni kitaplar yayınlandı (hem ülkemizde hem de dünyada), fakat Eskiçağ Tarihi'ni ve Tarih'i iyi bilmeyenlerin yaptığı şarlatanca açıklamalara da sahne oldu (bkz. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı'nın Hitit Güneşi ile ilgili açıklaması).

Fakat yine bir 31 Aralık günü ve akşamı geldi çattı. Bu gece, eski yılın tüm dertleri, sıkıntıları, kötülükleri yine Tarih'in sayfalarında yer almak üzere geride kalacaklar. Hatıralarımızda sevdiklerimizle geçirdiğimiz tatlı anların kalması ve yeni yılın hepimize sağlık, mutluluk, başarı, huzur getirmesi dileğiyle. Umarım 2012'de üzücü olaylar yaşamayız. Umarım ki 2012 yılı içerisinde, Maya takviminin 2012'de bitmesi nedeniyle "acaba kıyamet mi kopacak" tarzında tartışmaları tamamen bilimsel bir zeminde görürüz. Unutmayalım ki kıyametin ne zaman kopacağını kimse bilemez. Ekranlarda kaliteli Eskiçağ Tarihçilerimizin Maya takviminin neden 2012'de bittiği ile ilgili mantıklı, makul ve de bilimsel açıklamalarını görmek dileğiyle.


8 Ekim 2011 Cumartesi

KAYBEDİLEN DEĞERLERİMİZ

Neden bizim topraklarımızda yapılan tüm ciddi arkeolojik kazı ve araştırmaları yabancı arkeolog ve tarihçiler yapıyor ve neden bulduklarını kendi ülkelerine götürüp bize de bir "sus payı" olabilecek ufak tefek şeyler bırakıyorlar? Bunu düşünen acaba kaç kişi vardır çok merak ediyorum. Sadece sokakta yürüyen halk değil, üniversitelerin Tarih, Arkeoloji, Sanat Tarihi bölümlerinde okuyan öğrencilerimiz neden böyle bir olaya sessiz ve duyarsız kalıyor anlamıyorum. Öğrencilerin bir araya geldiği çeşitli siyasal sivil toplum kuruluşları neden acaba bu soruna hiç değinmiyorlar?
Ülkemiz için hepimizin ta çocukluğundan beri öğrendiği bir ifade vardır: Medeniyetler beşiği... Evet, çok doğru. Bu ifadeyi Mezopotamya'dan sonra en fazla hak eden ülke Türkiye'dir. Medeniyetlerin Beşiği olma durumunu birkaç kanıtla ortaya koymaya çalışalım:
1- Mezopotamya'da M.Ö. 3500 - 3300 veya 3000 civarında icat edilen yazı, Asur koloniciler ve Anadolu uygarlıkları sayesinde Batı, Kuzey, Güney uygarlıklarına yayıldı. Latin alfabesinin ortaya çıkmasındaki kültür taşıyıcılarından biri Phrygler idi. Diğer kültür taşıyıcısı olan Etrüsklerin ise nereden geldikleri tartışmalı olsa da Herodotos'ta bu konu hakkında Etrüsklerin Lydia'dan İtalya'ya göç ettiklerini anlatan bir kayıt mevcuttur. Demek ki Latin alfabesinin ortaya çıkmasında Anadolu'nun da payı var ve Latin alfabesinin bugün kaç ülke, millet ve dil tarafından kullanıldığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.
2- Dünya tarihinde bir "medeni hukuk" kavramından bahsedilirken hep Roma Hukuku'ndan bahsedilir. Evet dünyadaki pek çok ülkenin anayasaları dahil birçok kanunu Roma Hukuku örneklidir. Fakat Roma'dan yüzlerce yıl önce Anadolu'da Hititler, medeni hukukun temelini "tek eşlilik" kavramıyla atmışlar; veraset hukukunda ise Telipinu Fermanı ile oldukça iyi hesaplanmış ve akıllıca bir veraset hukuku geliştirmişlerdir.
3- Pek çok ülkenin kapitalizmle yönetildiği bir gerçektir. Dünya üzerinde "kapital" kavramı insanın ihtiyaç duyduğu malı belli bir alım gücü sayesinde alabildiği günden itibaren mevcuttur. İlla ki bildiğimiz paranın olması şart değil. Eskiçağ'da birkaç buğday tanesi bile kapital olabilirdi. Fakat kapitalist düzende asıl yenilik yine Anadolu'dan geldi: Altın sikkeyi tarihte ilk defa Lydialılar darp ettiler.
4- "Hümanizma ruhu", "siyasi düşünce", "özgür yaşama hakkı", "demokrasi" gibi kavramların daha dünyada adı bilinmezken Ionia demokrasi ile yönetiliyordu.
Bunlar sadece benim aklıma gelen kanıtlar...
Şimdi ilk cümlede sorduğum soruyu tekrarlıyorum: Neden Medeniyetlerin Beşiği'nde Almanlar, İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler arkeolojik araştırma yapıp aslan payını kendi ülkelerine götürüyorlar?
Bu durumun nedenini sadece siyasette aramamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu durum hemen hemen bütün hükümetler döneminde görülüyordu. Bu durumun nedenlerini; siyasetten iç ve dış güvenliğe, sosyo-ekonomik şartlara varana dek pek çok şeyde bulmak mümkün. Hükümetlerin bu tür araştırmalara tam yetki ile izin vermemesi veya izin veriyorsa da kazı heyetlerine mutlaka bir Türk akademisyenin başkanlık etmesini sağlamalı ve o akademisyenin de yabancı akademisyenlere karşı her türlü sosyo-ekonomik hakkını güvence altına alabilmeli, Türk Tarih Kurumu sadece Türk Tarihi'ni değil aynı zamanda Türkiye ve Anadolu tarihini de incelemeli, akademisyenleri bu konuda teşvik etmelidir ve en önemlisi de Türk Tarih Kurumu eskisi gibi özerk bir kurum olmalıdır, üniversitelerin Tarih, Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümleri bir araya gelip çeşitli sempozyum ve konferanslarla olayın vehametini ve önemini tüm öğrencilere ve akademisyenlere ve herkese anlatmalıdır. Tüm bunların yanı sıra öğrencilere düşen görev ise Tarih, Arkeoloji, Sanat Tarihi bölümü mezunları "ben bu bölümde ne iş yapabilirim?" kaygısına düşmeden sadece ve sadece "Vatana Hizmet" aşkıyla akademik kariyer yapmaktır ve ülkemizin toprak altında kalan değerlerini başkaları gün yüzüne çıkarmadan ortaya çıkarmalı ve kaçırılan eserlerimizin peşine düşmelidirler. Hükümetlerin bu konuda alacağı bir diğer önemli önlem ise elbette ki tarihi eser kaçakçılığı ile mücadeleye ağırlık verilmesi olmalıdır; unutulmamalıdır ki kültürünü kaybeden bir halk yavaş yavaş dilini, geleneklerini kaybeder ve yok olur. Evet belki Anadolu toprağı altındakiler Türk kültürüne ait değil, ama onları kaderlerine terk etmek veya tarihi eser kaçakçılarına hafif cezalar vermek sizce de üzerinde yaşadığımız, bizi yediren, içiren, barındıran, giydiren topraklara hakaret ve ihanet değil midir? Türkler bu kadar mı kadir kıymet bilmez bir millet oldular? Kaldı ki o toprakların altında Selçuklulardan, Türk beyliklerinden ve Osmanlılardan kalan nice sayısız eser de yatıyor... Toprak altındaki değerlerimizin kaybolmaması için lütfen herkes biraz daha duyarlı olsun! Bu toprak bizden sadece bunu bekliyor.

2 Ekim 2011 Pazar

ESKİÇAĞ TARİHİNİN KAYNAK DİLLERİ VE ÖNEMİ

"Tarihçilik" dendiği zaman her Tarih Bölümü mezununun yaptığı iş kast edilmez. Bütün mezunların diplomalarının unvan kısmında "Tarihçi" yazması o kişilerin hepsinin birer Tarihçi olduğunu göstermez. Bir kişinin Tarihçi olabilmesi için lisanstan mezun olduktan sonra lisansüstü aşamalarını da başarıyla bitirip konusunda uzmanlaşması ve konusuyla ilgili bir iddiasının olması gerekmektedir. Doğal olarak iddiasını ortaya attıktan sonra da yine lisans döneminde öğrendiği araştırma yöntemleri, kaynak dilleriyle ve lisansüstü aşamalarında konusuyla ilgili kendi geliştirdiği değişik araştırma metot ve teknikleriyle bu iddiasını belgelere dayandırarak ispatlamak zorundadır. İşte bunu yapabilenler her zaman "büyük" olamasalar da "Tarihçi" unvanını hak eden kişilerdir.
Tarihçilikte en önemli nokta hiç kuşkusuz araştırma yöntemlerinin bilinmesidir. Bu yöntemlerin başında ise kaynak dili gelir. Ben nâçizâne bir Eskiçağ gönüllüsü, Eskiçağ sevdalısı olduğumdan, Eskiçağ Tarihi'nin temel kaynak dillerinin öneminden bahsettikten sonra, bir de Eskiçağ Tarihçisine gerekli olan diğer kaynak dilleri de dilimin döndüğü, lisânımın müsaade ettiği ölçüde anlatmaya çalışacağım.
Eskiçağ Tarihi bilindiği gibi genellikle Grek (Hellen) ve Roma uygarlıkları çerçevesinde gelişimini sürdüren bir anabilim dalı olduğu için bir Eskiçağ Tarihçisinin mutlaka ve mutlaka Hellence ve Latince öğrenmesi şarttır. Bu dillerin eğitimini ise lisansüstü aşamasında alabileceği gibi lisans döneminde de öğrenebilir. Hatta lisans döneminde bu dilleri öğrenmesi ve kendisini bu dillerde sürekli geliştirmesi, ilerideki akademik kariyerinde ona büyük bir avantaj sağlamaktadır. Çünkü Roma Tarihi'nin belli başlı ana kaynakları Latince kaleme alınmıştır; bu kaynakları okuyup sonuç çıkarabilmesi için Latince bilmesi şarttır. Hellence içinse Batı Anadolu ve Eski Yunan uygarlıklarından bahseden tarihi kaynakların Hellence olmasından dolayı Latince'den sonra en önemli ikinci dildir. Ayrıca  Latince, bugünkü pek çok modern Batı (Avrupa) dillerinin atası olduğu için, Latince öğrenmek modern Batı dillerinin öğrenimini de kolaylaştırmaktadır.
Latince ve Hellence'nin önemini kavrayan ve bu dilleri öğrenen Eskiçağ Tarihi sevdalısı öğrenci, Eskiçağ Tarihinde kendisine coğrafi ve tarihsel dönem olarak sınırladığı alan ile ilgili eğer varsa diğer dilleri de öğrenmek durumundadır. Bu açıdan Eskiçağ Tarihi ile ilgili diğer dillere de bakmakta fayda vardır:
Arapça ve Farsça kaleme alınan bazı İslam tarihi kaynaklarında, bazı yazarlar eserlerini bir "dünya tarihi" sıralamasıyla düşünüp yazdıklarından dolayı bu tür bazı kaynaklarda Eski Yunan uygarlıkları, Romalılar ve Bizanslılar hakkında bilgilere rastlamak mümkündür. Bu açıdan bir Eskiçağ sevdalısının Latince ve Hellence'den sonra bu bağlamda Arapça ve Farsça öğrenmesi, onun akademik kariyerine bir artı değer katacaktır. Ancak, bu tür kaynakların yazarlarının Müslüman olmalarından ve bahsettikleri Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının politeist inançlara sahip olmasından ötürü bu kaynakların bilgilerine şüpheyle yaklaşılmalıdır.
Kaynak dillerinden sonra bir diğer önemli nokta ise modern literatürde araştırma ve tarama yapmaktır. Sonuçta gerçek Tarihçiler sadece ana kaynaklarla yetinmeyip modern literatürden de yararlanırlar. Bu bağlamda Eskiçağ Tarihi'nde önemli araştırmalara imza atan milletlerin dillerini öğrenmek ilk adımı oluşturabilir. İngilizce öğrenmenin her şeyin başı ve doğal olarak akademik kariyerin de anahtarı olmasından dolayı, akademik kariyer yapacak olan bir kişiye "git İngilizce öğren" denmesinin gerçekten yersiz bir şaka olduğuna inanmaktayım. O kişi İngilizce öğrenmesi gerektiğini zaten bilir. Eskiçağ Tarihi'nde önemli araştırmalara imza atan milletlere gelince; Demirçağ Anadolu uygarlıklarını gün yüzüne çıkartmaları bakımından Almanların bu konudaki çalışmaları bir hayli önemlidir. Dolayısıyla konuyla ilgili olarak Almanca öğrenilmesi de araştırmacıya bir kolaylık sağlayacaktır. Bunun dışında genel olarak Fransızca, İtalyanca ve modern Yunanca öğrenmek gerçekten büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu dillerin öğrenilmesiyle ilgili zamanlamayı ayarlamak tamamen kişiye özgüdür; fakat kaynak dillerinin mutlak suretle en erken olan vakitte öğrenilmesi temel şarttır.

NOT: Amor patria mei lex; itaque Historicus ero! (Orijial dili: Latince, Türkçesi: Vatan sevgisi kuralımdır; bu yüzden Tarihçi olacağım!)

15 Eylül 2011 Perşembe

BAŞKENTİN AMBLEMİ: HİTİT GÜNEŞİ

TARİH siyasete alet edilebilir mi? Bence edilemez ve edilmemelidir! Bunu objektif bir TARİH öğrencisi olarak söylüyorum: TARİH siyasete alet edilemez! Edilirse içinden çıkılamaz durumlara sürükler insanı... Fakat TARİH'in siyasetle hiç mi ilişkisi yok? Elbette ki var. Çünkü her ikisi de insanla ilgili olan alanlar söz konusu olduğunda bir "ilişkisizlik" durumundan bahsedilemez. "İnsan" dediğimiz kavramın bir geçmişi var mı? Geçmişte ve günümüzde çeşitli şekillerde yönetmiş ve yönetilmiş mi? TARİH'i de siyaseti de yapan, yani her ikisinin de öznesi insan mı? O zaman "TARİH ve siyaset arasında hiçbir ilişki yoktur" diyemeyiz. Nedir peki bu ilişki? TARİH mi siyasetten, yoksa siyaset mi TARİH'ten yararlanır? Lise kitaplarında TARİH'e yardımcı bilimler konusunda siyasetin de adı zikredilir. Fakat öğrenci TARİH bölümüne başladığında bir de bakar ki aslında TARİH'in siyasetten aldıkları, siyasetin TARİH'ten aldıklarının yanında solda sıfır kalıyor. Bu durumda tam bir "tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan" sendromu ister istemez yaşanıyor. Aslında ikisi de birbirini etkiler, birbirlerinden yararlanır. Ancak TARİH'in siyasete yön verme gibi bir misyonu da vardır. Eğer TARİH ve Tarihçiler olmaz ise o ülkenin siyasetçileri geçmişte yaşanmış acı tecrübelerden nasıl ders alabilirler?
Bu kadar uzun bir girişi aslında şunun için yaptım: Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek'in senelerden beri yapmaya çalıştığı amblem değişikliğine karşı duruşumu gösterebilmek için. Melih Gökçek'in bağlı olduğu malum parti, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda sadece demokrasiye değil dinlere de "araç" gözüyle bakabilen bir zihniyetle yönetilen bir partidir. Gerçeği söylemek gerekirse, naçizane ben Melih Gökçek'in TARİH'e hele ki Eskiçağ Tarihi'ne saygı duymasını asla beklemem. Neymiş efendim "Hitit Güneşi hiçbir zaman Ankara'nın simgesi olmamıştır, bundan sonra da olamayacak!"mış. Bu kadarına da pes doğrusu... Hitit Güneşi, zaten Ankara'nın değil bütün Anadolu'nun simgesidir ve daha binlerce yıllar boyunca da simgesi olacaktır. Ama Melih Gökçek'in kastettiği Hitit Güneşi'nin hiçbir zaman Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin amblemi olmayışı ise bu daha da vahim bir durumdur. Kendisini aynı belediyenin 1973 tarihli Belediye Meclisi kararlarına bakmasını davet ediyorum. Çok zor bir iş değil: Alt tarafı belediye binasının içinde Arşiv Dairesi'ne gidecek, bakacak. Üşeniyorsa birini göndersin!
Nasıl ki iktidar partisi yarın TARİH önünde hesap verecekse Melih Gökçek de Hititleri devlet hâline getiren ilk kralları I. Hattuşili'nin huzurunda hesap verecek öbür dünyada! Gökçek şimdiden cevaplarını hazırlasa iyi olur!