31 Aralık 2011 Cumartesi

HOŞ GELSİN 2012

İşte bir koca yıl daha geldi, geçti ve bitti. Umarım bütün Tarih ve özellikle de Eskiçağ Tarihi meraklı ve sevdalıları oldukça iyi bir sene geçirmişlerdir. 2011 yılında ülkede yaşanan olaylar arasında acı, tatlı, tuzlu, ekşi her türlü tat vardı. 2011'de Eskiçağ Tarihi adına sevindirici gelişmeler oldu, yeni kitaplar yayınlandı (hem ülkemizde hem de dünyada), fakat Eskiçağ Tarihi'ni ve Tarih'i iyi bilmeyenlerin yaptığı şarlatanca açıklamalara da sahne oldu (bkz. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı'nın Hitit Güneşi ile ilgili açıklaması).

Fakat yine bir 31 Aralık günü ve akşamı geldi çattı. Bu gece, eski yılın tüm dertleri, sıkıntıları, kötülükleri yine Tarih'in sayfalarında yer almak üzere geride kalacaklar. Hatıralarımızda sevdiklerimizle geçirdiğimiz tatlı anların kalması ve yeni yılın hepimize sağlık, mutluluk, başarı, huzur getirmesi dileğiyle. Umarım 2012'de üzücü olaylar yaşamayız. Umarım ki 2012 yılı içerisinde, Maya takviminin 2012'de bitmesi nedeniyle "acaba kıyamet mi kopacak" tarzında tartışmaları tamamen bilimsel bir zeminde görürüz. Unutmayalım ki kıyametin ne zaman kopacağını kimse bilemez. Ekranlarda kaliteli Eskiçağ Tarihçilerimizin Maya takviminin neden 2012'de bittiği ile ilgili mantıklı, makul ve de bilimsel açıklamalarını görmek dileğiyle.


8 Ekim 2011 Cumartesi

KAYBEDİLEN DEĞERLERİMİZ

Neden bizim topraklarımızda yapılan tüm ciddi arkeolojik kazı ve araştırmaları yabancı arkeolog ve tarihçiler yapıyor ve neden bulduklarını kendi ülkelerine götürüp bize de bir "sus payı" olabilecek ufak tefek şeyler bırakıyorlar? Bunu düşünen acaba kaç kişi vardır çok merak ediyorum. Sadece sokakta yürüyen halk değil, üniversitelerin Tarih, Arkeoloji, Sanat Tarihi bölümlerinde okuyan öğrencilerimiz neden böyle bir olaya sessiz ve duyarsız kalıyor anlamıyorum. Öğrencilerin bir araya geldiği çeşitli siyasal sivil toplum kuruluşları neden acaba bu soruna hiç değinmiyorlar?
Ülkemiz için hepimizin ta çocukluğundan beri öğrendiği bir ifade vardır: Medeniyetler beşiği... Evet, çok doğru. Bu ifadeyi Mezopotamya'dan sonra en fazla hak eden ülke Türkiye'dir. Medeniyetlerin Beşiği olma durumunu birkaç kanıtla ortaya koymaya çalışalım:
1- Mezopotamya'da M.Ö. 3500 - 3300 veya 3000 civarında icat edilen yazı, Asur koloniciler ve Anadolu uygarlıkları sayesinde Batı, Kuzey, Güney uygarlıklarına yayıldı. Latin alfabesinin ortaya çıkmasındaki kültür taşıyıcılarından biri Phrygler idi. Diğer kültür taşıyıcısı olan Etrüsklerin ise nereden geldikleri tartışmalı olsa da Herodotos'ta bu konu hakkında Etrüsklerin Lydia'dan İtalya'ya göç ettiklerini anlatan bir kayıt mevcuttur. Demek ki Latin alfabesinin ortaya çıkmasında Anadolu'nun da payı var ve Latin alfabesinin bugün kaç ülke, millet ve dil tarafından kullanıldığını söylemeye gerek var mı bilmiyorum.
2- Dünya tarihinde bir "medeni hukuk" kavramından bahsedilirken hep Roma Hukuku'ndan bahsedilir. Evet dünyadaki pek çok ülkenin anayasaları dahil birçok kanunu Roma Hukuku örneklidir. Fakat Roma'dan yüzlerce yıl önce Anadolu'da Hititler, medeni hukukun temelini "tek eşlilik" kavramıyla atmışlar; veraset hukukunda ise Telipinu Fermanı ile oldukça iyi hesaplanmış ve akıllıca bir veraset hukuku geliştirmişlerdir.
3- Pek çok ülkenin kapitalizmle yönetildiği bir gerçektir. Dünya üzerinde "kapital" kavramı insanın ihtiyaç duyduğu malı belli bir alım gücü sayesinde alabildiği günden itibaren mevcuttur. İlla ki bildiğimiz paranın olması şart değil. Eskiçağ'da birkaç buğday tanesi bile kapital olabilirdi. Fakat kapitalist düzende asıl yenilik yine Anadolu'dan geldi: Altın sikkeyi tarihte ilk defa Lydialılar darp ettiler.
4- "Hümanizma ruhu", "siyasi düşünce", "özgür yaşama hakkı", "demokrasi" gibi kavramların daha dünyada adı bilinmezken Ionia demokrasi ile yönetiliyordu.
Bunlar sadece benim aklıma gelen kanıtlar...
Şimdi ilk cümlede sorduğum soruyu tekrarlıyorum: Neden Medeniyetlerin Beşiği'nde Almanlar, İtalyanlar, Fransızlar, İngilizler arkeolojik araştırma yapıp aslan payını kendi ülkelerine götürüyorlar?
Bu durumun nedenini sadece siyasette aramamak gerektiğine inanıyorum. Çünkü bu durum hemen hemen bütün hükümetler döneminde görülüyordu. Bu durumun nedenlerini; siyasetten iç ve dış güvenliğe, sosyo-ekonomik şartlara varana dek pek çok şeyde bulmak mümkün. Hükümetlerin bu tür araştırmalara tam yetki ile izin vermemesi veya izin veriyorsa da kazı heyetlerine mutlaka bir Türk akademisyenin başkanlık etmesini sağlamalı ve o akademisyenin de yabancı akademisyenlere karşı her türlü sosyo-ekonomik hakkını güvence altına alabilmeli, Türk Tarih Kurumu sadece Türk Tarihi'ni değil aynı zamanda Türkiye ve Anadolu tarihini de incelemeli, akademisyenleri bu konuda teşvik etmelidir ve en önemlisi de Türk Tarih Kurumu eskisi gibi özerk bir kurum olmalıdır, üniversitelerin Tarih, Arkeoloji ve Sanat Tarihi bölümleri bir araya gelip çeşitli sempozyum ve konferanslarla olayın vehametini ve önemini tüm öğrencilere ve akademisyenlere ve herkese anlatmalıdır. Tüm bunların yanı sıra öğrencilere düşen görev ise Tarih, Arkeoloji, Sanat Tarihi bölümü mezunları "ben bu bölümde ne iş yapabilirim?" kaygısına düşmeden sadece ve sadece "Vatana Hizmet" aşkıyla akademik kariyer yapmaktır ve ülkemizin toprak altında kalan değerlerini başkaları gün yüzüne çıkarmadan ortaya çıkarmalı ve kaçırılan eserlerimizin peşine düşmelidirler. Hükümetlerin bu konuda alacağı bir diğer önemli önlem ise elbette ki tarihi eser kaçakçılığı ile mücadeleye ağırlık verilmesi olmalıdır; unutulmamalıdır ki kültürünü kaybeden bir halk yavaş yavaş dilini, geleneklerini kaybeder ve yok olur. Evet belki Anadolu toprağı altındakiler Türk kültürüne ait değil, ama onları kaderlerine terk etmek veya tarihi eser kaçakçılarına hafif cezalar vermek sizce de üzerinde yaşadığımız, bizi yediren, içiren, barındıran, giydiren topraklara hakaret ve ihanet değil midir? Türkler bu kadar mı kadir kıymet bilmez bir millet oldular? Kaldı ki o toprakların altında Selçuklulardan, Türk beyliklerinden ve Osmanlılardan kalan nice sayısız eser de yatıyor... Toprak altındaki değerlerimizin kaybolmaması için lütfen herkes biraz daha duyarlı olsun! Bu toprak bizden sadece bunu bekliyor.

2 Ekim 2011 Pazar

ESKİÇAĞ TARİHİNİN KAYNAK DİLLERİ VE ÖNEMİ

"Tarihçilik" dendiği zaman her Tarih Bölümü mezununun yaptığı iş kast edilmez. Bütün mezunların diplomalarının unvan kısmında "Tarihçi" yazması o kişilerin hepsinin birer Tarihçi olduğunu göstermez. Bir kişinin Tarihçi olabilmesi için lisanstan mezun olduktan sonra lisansüstü aşamalarını da başarıyla bitirip konusunda uzmanlaşması ve konusuyla ilgili bir iddiasının olması gerekmektedir. Doğal olarak iddiasını ortaya attıktan sonra da yine lisans döneminde öğrendiği araştırma yöntemleri, kaynak dilleriyle ve lisansüstü aşamalarında konusuyla ilgili kendi geliştirdiği değişik araştırma metot ve teknikleriyle bu iddiasını belgelere dayandırarak ispatlamak zorundadır. İşte bunu yapabilenler her zaman "büyük" olamasalar da "Tarihçi" unvanını hak eden kişilerdir.
Tarihçilikte en önemli nokta hiç kuşkusuz araştırma yöntemlerinin bilinmesidir. Bu yöntemlerin başında ise kaynak dili gelir. Ben nâçizâne bir Eskiçağ gönüllüsü, Eskiçağ sevdalısı olduğumdan, Eskiçağ Tarihi'nin temel kaynak dillerinin öneminden bahsettikten sonra, bir de Eskiçağ Tarihçisine gerekli olan diğer kaynak dilleri de dilimin döndüğü, lisânımın müsaade ettiği ölçüde anlatmaya çalışacağım.
Eskiçağ Tarihi bilindiği gibi genellikle Grek (Hellen) ve Roma uygarlıkları çerçevesinde gelişimini sürdüren bir anabilim dalı olduğu için bir Eskiçağ Tarihçisinin mutlaka ve mutlaka Hellence ve Latince öğrenmesi şarttır. Bu dillerin eğitimini ise lisansüstü aşamasında alabileceği gibi lisans döneminde de öğrenebilir. Hatta lisans döneminde bu dilleri öğrenmesi ve kendisini bu dillerde sürekli geliştirmesi, ilerideki akademik kariyerinde ona büyük bir avantaj sağlamaktadır. Çünkü Roma Tarihi'nin belli başlı ana kaynakları Latince kaleme alınmıştır; bu kaynakları okuyup sonuç çıkarabilmesi için Latince bilmesi şarttır. Hellence içinse Batı Anadolu ve Eski Yunan uygarlıklarından bahseden tarihi kaynakların Hellence olmasından dolayı Latince'den sonra en önemli ikinci dildir. Ayrıca  Latince, bugünkü pek çok modern Batı (Avrupa) dillerinin atası olduğu için, Latince öğrenmek modern Batı dillerinin öğrenimini de kolaylaştırmaktadır.
Latince ve Hellence'nin önemini kavrayan ve bu dilleri öğrenen Eskiçağ Tarihi sevdalısı öğrenci, Eskiçağ Tarihinde kendisine coğrafi ve tarihsel dönem olarak sınırladığı alan ile ilgili eğer varsa diğer dilleri de öğrenmek durumundadır. Bu açıdan Eskiçağ Tarihi ile ilgili diğer dillere de bakmakta fayda vardır:
Arapça ve Farsça kaleme alınan bazı İslam tarihi kaynaklarında, bazı yazarlar eserlerini bir "dünya tarihi" sıralamasıyla düşünüp yazdıklarından dolayı bu tür bazı kaynaklarda Eski Yunan uygarlıkları, Romalılar ve Bizanslılar hakkında bilgilere rastlamak mümkündür. Bu açıdan bir Eskiçağ sevdalısının Latince ve Hellence'den sonra bu bağlamda Arapça ve Farsça öğrenmesi, onun akademik kariyerine bir artı değer katacaktır. Ancak, bu tür kaynakların yazarlarının Müslüman olmalarından ve bahsettikleri Eski Yunan ve Roma uygarlıklarının politeist inançlara sahip olmasından ötürü bu kaynakların bilgilerine şüpheyle yaklaşılmalıdır.
Kaynak dillerinden sonra bir diğer önemli nokta ise modern literatürde araştırma ve tarama yapmaktır. Sonuçta gerçek Tarihçiler sadece ana kaynaklarla yetinmeyip modern literatürden de yararlanırlar. Bu bağlamda Eskiçağ Tarihi'nde önemli araştırmalara imza atan milletlerin dillerini öğrenmek ilk adımı oluşturabilir. İngilizce öğrenmenin her şeyin başı ve doğal olarak akademik kariyerin de anahtarı olmasından dolayı, akademik kariyer yapacak olan bir kişiye "git İngilizce öğren" denmesinin gerçekten yersiz bir şaka olduğuna inanmaktayım. O kişi İngilizce öğrenmesi gerektiğini zaten bilir. Eskiçağ Tarihi'nde önemli araştırmalara imza atan milletlere gelince; Demirçağ Anadolu uygarlıklarını gün yüzüne çıkartmaları bakımından Almanların bu konudaki çalışmaları bir hayli önemlidir. Dolayısıyla konuyla ilgili olarak Almanca öğrenilmesi de araştırmacıya bir kolaylık sağlayacaktır. Bunun dışında genel olarak Fransızca, İtalyanca ve modern Yunanca öğrenmek gerçekten büyük kolaylıklar sağlayacaktır. Bu dillerin öğrenilmesiyle ilgili zamanlamayı ayarlamak tamamen kişiye özgüdür; fakat kaynak dillerinin mutlak suretle en erken olan vakitte öğrenilmesi temel şarttır.

NOT: Amor patria mei lex; itaque Historicus ero! (Orijial dili: Latince, Türkçesi: Vatan sevgisi kuralımdır; bu yüzden Tarihçi olacağım!)

15 Eylül 2011 Perşembe

BAŞKENTİN AMBLEMİ: HİTİT GÜNEŞİ

TARİH siyasete alet edilebilir mi? Bence edilemez ve edilmemelidir! Bunu objektif bir TARİH öğrencisi olarak söylüyorum: TARİH siyasete alet edilemez! Edilirse içinden çıkılamaz durumlara sürükler insanı... Fakat TARİH'in siyasetle hiç mi ilişkisi yok? Elbette ki var. Çünkü her ikisi de insanla ilgili olan alanlar söz konusu olduğunda bir "ilişkisizlik" durumundan bahsedilemez. "İnsan" dediğimiz kavramın bir geçmişi var mı? Geçmişte ve günümüzde çeşitli şekillerde yönetmiş ve yönetilmiş mi? TARİH'i de siyaseti de yapan, yani her ikisinin de öznesi insan mı? O zaman "TARİH ve siyaset arasında hiçbir ilişki yoktur" diyemeyiz. Nedir peki bu ilişki? TARİH mi siyasetten, yoksa siyaset mi TARİH'ten yararlanır? Lise kitaplarında TARİH'e yardımcı bilimler konusunda siyasetin de adı zikredilir. Fakat öğrenci TARİH bölümüne başladığında bir de bakar ki aslında TARİH'in siyasetten aldıkları, siyasetin TARİH'ten aldıklarının yanında solda sıfır kalıyor. Bu durumda tam bir "tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan" sendromu ister istemez yaşanıyor. Aslında ikisi de birbirini etkiler, birbirlerinden yararlanır. Ancak TARİH'in siyasete yön verme gibi bir misyonu da vardır. Eğer TARİH ve Tarihçiler olmaz ise o ülkenin siyasetçileri geçmişte yaşanmış acı tecrübelerden nasıl ders alabilirler?
Bu kadar uzun bir girişi aslında şunun için yaptım: Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek'in senelerden beri yapmaya çalıştığı amblem değişikliğine karşı duruşumu gösterebilmek için. Melih Gökçek'in bağlı olduğu malum parti, kendi menfaatleri söz konusu olduğunda sadece demokrasiye değil dinlere de "araç" gözüyle bakabilen bir zihniyetle yönetilen bir partidir. Gerçeği söylemek gerekirse, naçizane ben Melih Gökçek'in TARİH'e hele ki Eskiçağ Tarihi'ne saygı duymasını asla beklemem. Neymiş efendim "Hitit Güneşi hiçbir zaman Ankara'nın simgesi olmamıştır, bundan sonra da olamayacak!"mış. Bu kadarına da pes doğrusu... Hitit Güneşi, zaten Ankara'nın değil bütün Anadolu'nun simgesidir ve daha binlerce yıllar boyunca da simgesi olacaktır. Ama Melih Gökçek'in kastettiği Hitit Güneşi'nin hiçbir zaman Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin amblemi olmayışı ise bu daha da vahim bir durumdur. Kendisini aynı belediyenin 1973 tarihli Belediye Meclisi kararlarına bakmasını davet ediyorum. Çok zor bir iş değil: Alt tarafı belediye binasının içinde Arşiv Dairesi'ne gidecek, bakacak. Üşeniyorsa birini göndersin!
Nasıl ki iktidar partisi yarın TARİH önünde hesap verecekse Melih Gökçek de Hititleri devlet hâline getiren ilk kralları I. Hattuşili'nin huzurunda hesap verecek öbür dünyada! Gökçek şimdiden cevaplarını hazırlasa iyi olur!   

1 Eylül 2011 Perşembe

2 EYLÜL

Bugün 2 Eylül 2011... İşte size TARİH'ten birkaç kesit...

2 Eylül 421 : Roma İmparatoru III. Constantius'un ölümü. III. Constantius, ileride Roma İmparatoru olacak olan III. Valentinianus'un babasıydı.

2 Eylül 1633 : Büyük İstanbul Yangını. Cibali'de başlayan yangında 20.000'in üzerinde bina kül oldu. Kâtib Çelebi'ye göre "şehrin beşte biri yandı".
2 Eylül 1666 : Büyük Londra Yangını başladı. 3 gün süren yangında 13.200 ev ve 87 kilise kül oldu.

NOT: Evet, son yazdığım iki olay Eskiçağ Tarihi ile ilgili değil. Fakat TARİH'teki sayılı ilginç benzerlikten biri olduğu için yazmış bulundum. Son yazdığım her iki olay da "Yeni Çağ" olarak adlandırılan dönemin içerisinde gerçekleşmişti. Fakat olayların bilançolarına bakıldığında "Yeni" denilen bu çağda hem Asya kıtasında (Osmanlı İmparatorluğu'ndan kasıt Asya), hem de Avrupa kıtasında (hem de "üzerinde Güneş batmayan imparatorluk"ta) birer itfaiye teşkilatının olmadığı açıkça görülür. İtfaiye teşkilatının bile olmadığı bir çağ, sizce neye göre "Yeni"dir? Ya da şöyle sorayım: Sizce, kendisini bugün Dünya'nın efendisi sayan Avrupalılar (burada siyasetçilerini kast ediyorum), daha itfaiye teşkilatı olmayan bir çağa neden "Yeni" diyorlar? Benim naçizane görüşüm, itfaiyesi bile olmayan bir çağ, yani halkın can ve mal güvenliğini sağlayamayan bir çağ, Skolastik Orta Çağ'dan hatta ve hatta İlk Çağ'dan bile geridir (zaten İlk Çağ'dan sonraki çağların hepsi medeniyet, kültür ve teknik bakımlarından İlk Çağ'dan geridir; bu apayrı bir tartışma konusu...)

23 Ağustos 2011 Salı

GÜNÜN ÖNEMİ (ESKİÇAĞDA BUGÜN)

"Felaket" dediğimiz kavram, aslında insanlık tarihinde her zaman var olmuş bir kavramdır. Burada felaketten kastım her anlamdaki felaketlerdir. Bir doğal afetten doğan felaket, savaşlardan doğan felaketler... Ve daha niceleri. Örnekler çoğaltılabilir. Ama tarihte yaşanmış bilinen felaketlerin en büyüğü ve naçizane görüşüme göre en "acıklı"sı bundan tam 1932 yıl önce Roma İmparatorluğu'nda yaşandı. Bugün o felaketin 1932. yıldönümü...
24 Ağustos 79 tarihinde meydana gelen Vezüv Patlaması, tarihin gördüğü en acıklı felaket olmuştur ve pek çok sanat eserine ilham kaynağı olagelmiştir. Bundan tam 1932 yıl önce Roma İmparatorluğu'nda Pompeii şehri bu volkanın lavları altında yandı kül oldu. Çeşitli tarih belgesellerine de konu olan bu felaketi en "acıklı" kılan durum ise volkanik lavlardan kaçamayan insanların, lavların üzerlerinde kuruyup taşlaşmaları sonucu adeta külden heykellere dönüşmeleridir. Sanat eserlerine konu olan da işte felaketin bu kısmıdır. Olayın anlatıldığı çeşitli ansiklopedilerde, okuyanların kanını dondurucak derecede, lavlarla kaplanan insanların resimleri vardır; görenler bilirler. Örneğin; bir annenin bebeğini kucağına bastırmış bir vaziyette can verdiği resmi görenler varsa hatırlayacaklardır. Kısacası bugün bir yangının, bir felaketin yıl dönümü. Eskiçağ Tarihi meraklılarına, Eskiçağ Tarihi'ne gönül verenlere ve de içinde "insan"lık taşıyan herkese bugün, bir günlüğüne de olsa kendilerini o insanların yerlerine koymalarını rica ediyorum.

Bugün ayrıca, tarihin görüp görebileceği sayılı büyük şahsiyetten birinin ölüm yıldönümü. 24 Ağustos 79'da Romalı yazar ve filozof Gaius Plinius Secundus Maior'un (bilinen adıyla "Yaşlı" Plinius / İngilizcesi Pliny) ölüm yıldönümü. Kendisi bilim tarihinde çığır açan pek çok keşfe imza atmıştır. Örnek olarak kutuplarda yazın Güneşin hiç doğmadığını, kışınsa batmadığını; ışık hızının ses hızından daha hızlı olduğunu ve denizdeki gelgitlerin Güneş ve Ay'ın çekim gücünden kaynaklandığını keşfetmesi verilebilir. Onun bu keşifleri bugün bile lise coğrafya ve fizik derslerinde öğretilmektedir. Eğer bilime ve Tarih'e saygınız varsa lütfen Gaius Plinius Secundus Maior'un hayatını okuyun. En azından kendisini anmış oluruz bu şekilde.

19 Ağustos 2011 Cuma

ANADOLU'MUZUN TARİHİ SERÜVENİNDE ANALARIMIZ

Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın insanlarına, özellikle de erkeklere neler olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum, şu günlerde. Bizler nasıl bu hale gelebildik, anlayamıyorum.
Kadına şiddet, aile içi şiddette Avrupa ve Dünya sıralamalarında üst sıralarda yer almayı başarabilirken başka konularda hep alt sıralardayız. Kadınlarımıza yaptığımız şiddet bana göre, bir Tarih öğrencisi olarak, "Tarihe ihanet"; daha da önemlisi "üzerinde yaşadığımız Anadolu ve Trakya topraklarına ihanet" anlamına geliyor.
Anadolu'muz taa Demirçağ'dan itibaren, hep ANA-ERKİL toplum yapısına sahipti. Hititler, Phrygler, Lydialılar, Urartular... Bunlar Anadolu'ya göç yoluyla gelen uygarlıklar; fakat Luwiler bu toprakların yerlileri ve onlar da ANA-ERKİL... Phryglerin en önemli tanrıçaları MATAR (Türkçesi Anne) idi. Matar; Yunanlılara geçince adı KYBELE oldu, daha sonra Romalılar aynı ANA'ya Magna Mater (Büyük Anne) adını verdiler... Düşünün, bu topraklardan olmayan Roma bile bu tanrıçaya ANA diyor ve önüne bir de "büyük" sıfatını ekliyor. "Anadolu" ismi bile bana bir ANA-ERKİL toplum yapısını ifade ediyor: Hem meşhur "Ana, dolu!" sözleriyle biten efsanesiyle; hem de orijinal ismi olan ANATOLIA ile...
Peki, ne oldu da değişti bu toprakların insanları? Türkler, yani biz, bu toprakların yerli ahalisi değiliz elbette. Bu gerçeği her ne kadar kendilerine yalan yanlış bir Tarih öğretilse bile ilkokul öğrencileri bile biliyor artık. Bizler, kendi ANA vatanımızdan ata yurdumuzdan çeşitli sebeplerle koptuk. Çeşitli şekillerde bu topraklara girdik: Çağrı Bey'in 1016 keşif seferiyle tanıdık bu coğrafyayı, ardından Pasinler ve 1071 Malazgirt Ovası... Tabii bu arada, bizler, yani Türkler bu söylediğim tarihlerde çoktan Müslüman olmuştuk; yani oldurulmuştuk. Fakat her zaman kendi öz kültürümüzü korumaya çalıştık. İlk zamanlar bu topraklarda ANAmıza, bacımıza, kadınımıza, kızımıza, eşimize tek kötü söz söylemedik. Kaldı ki ata yurdumuzdayken onlarla birlikte boy yönettik, devleti emanet ettik! Erkek seferdeyken Kurultay'a başkanlık eden de ANAmızdı; bugün çeşitli yollarla bastırılmaya çalışılan, sesi kısılmaya çalışılan da ANAmız! Bizler bu coğrafyada zaman içerisinde öylesine yozlaştık ki öğrencilerin demokratik yollardan hak arayışlarında bir bacımızı tekmeleyerek ANA olmaktan mahrum bıraktık!
Birçokları bizim İslamiyet'i kabul ettiğimiz günden beri bu durumda olduğumuzu iddia ediyor. Bu konunun uzmanı elbette ben değilim; araştırılıp üzerinde tartışılabilecek bir konu. Fakat ilk Müslüman - Türk devletlerinden olan Karahanlılar ve Selçuklulara bakacak olursak bu iddianın tutarsız olduğu görülür. Yukarıda da söylediğim gibi Müslümanlık bize kabul ettirilse bile ilk zamanlar öz kültürümüzü korumayı bildik. Bize ne olduysa çok sonraları oldu... Net bir tarih veremem; ama iyi biliyorum ki İlkçağ'da, Ortaçağ'da, Yeniçağ'da olmadı; ne olduysa bize Yakınçağ'da oldu. ANAmıza, ANA adaylarımıza, bacımıza, kadınımıza yaptıklarımızın birçoğu İslamiyet adına yapılıyor ve yapanlar da dindar (!), Müslüman (!) sayılıyor... Unutulmamalıdır ki:
"Cennet ANAların ayakları altındadır!" (İslam dini peygamberi Hz. Muhammed -s.a.v.-)

18 Ağustos 2011 Perşembe

HOŞGELDİNİZ

Günümüz Türkiye'sinde insanlar artık bir başka tarih öğrenir, bir başka tarihe merak sarar oldular. Kimse gerçek tarihi merak edip de gerçek tarihçileri takip etmiyor. Bir "tarihçi adayı" olarak elbette ki bundan şikayetçiyim. Tüm herkes TV'lerde, gazete köşelerinde gördüğü insanlar birkaç kelime tarihten bahsetse onları hemen "büyük tarihçi", "bu adam bu konuda uzman" gibi yaftalamaya başlıyor. Hem de hiç incelemeden araştırmadan. Medyada bu şekilde birçok isim var; ama şimdi burada söylemiyorum.
İşin aslı tamamen toplumun kendisinde yatıyor. Çünkü artık 2011 Türkiye'sinde halk medya-kolik olmuş; dizi-kolik olmuş. Şunun şurasında 5 yıl önce açık oturum programları izleyenler artık evlilik programları, aile içi şiddetin en üst seviyede olduğu programlar, diziler ve daha birçok gereksiz ve faydasız şey izlemekte. Böyle olunca da insanımız önüne gelene "tarihçi" demekte haklıdır, bence. Tabi işin temelinde ezberci eğitim sistemi ve tarihten soğutma, nefret ettirme politikalarının olduğunu hiç söylemiyorum bile.
Bu blogda, hiç kimse saçma sapan bilgileri tarih zannetmeyecek, herkes gerçek ve doğruya en yakın bilgiye ulaşacak. Ben elbette ki bir Tarih Bölümü öğrencisiyim, burada yazdığım bilgiler, verdiğim ufak bilgi kırıntıları insanların aklında "acaba bu doğru mu?" sorusunu oluşturacaktır. Benim de zaten bu blogda verdiğim bilgiyi %100 ispatlama gibi bir niyetim yok; amacım insanların beyninde o merakı uyandırıp o soruyu sordurmak. Blogda sadece tepeden tırnağa tarihi bilgiler olmayacak elbette, ara sıra sevdiğim bir sözü sizlerle paylaşacağım (söyleyenini yazmak şartıyla tabii ki).
Kısacası: bu blog, tam anlamıyla TARİH'i seven, TARİH'e gönül veren, TARİH'e âşık olanların mekanı olacaktır.