"Felaket" dediğimiz kavram, aslında insanlık tarihinde her zaman var olmuş bir kavramdır. Burada felaketten kastım her anlamdaki felaketlerdir. Bir doğal afetten doğan felaket, savaşlardan doğan felaketler... Ve daha niceleri. Örnekler çoğaltılabilir. Ama tarihte yaşanmış bilinen felaketlerin en büyüğü ve naçizane görüşüme göre en "acıklı"sı bundan tam 1932 yıl önce Roma İmparatorluğu'nda yaşandı. Bugün o felaketin 1932. yıldönümü...
24 Ağustos 79 tarihinde meydana gelen Vezüv Patlaması, tarihin gördüğü en acıklı felaket olmuştur ve pek çok sanat eserine ilham kaynağı olagelmiştir. Bundan tam 1932 yıl önce Roma İmparatorluğu'nda Pompeii şehri bu volkanın lavları altında yandı kül oldu. Çeşitli tarih belgesellerine de konu olan bu felaketi en "acıklı" kılan durum ise volkanik lavlardan kaçamayan insanların, lavların üzerlerinde kuruyup taşlaşmaları sonucu adeta külden heykellere dönüşmeleridir. Sanat eserlerine konu olan da işte felaketin bu kısmıdır. Olayın anlatıldığı çeşitli ansiklopedilerde, okuyanların kanını dondurucak derecede, lavlarla kaplanan insanların resimleri vardır; görenler bilirler. Örneğin; bir annenin bebeğini kucağına bastırmış bir vaziyette can verdiği resmi görenler varsa hatırlayacaklardır. Kısacası bugün bir yangının, bir felaketin yıl dönümü. Eskiçağ Tarihi meraklılarına, Eskiçağ Tarihi'ne gönül verenlere ve de içinde "insan"lık taşıyan herkese bugün, bir günlüğüne de olsa kendilerini o insanların yerlerine koymalarını rica ediyorum.
Bugün ayrıca, tarihin görüp görebileceği sayılı büyük şahsiyetten birinin ölüm yıldönümü. 24 Ağustos 79'da Romalı yazar ve filozof Gaius Plinius Secundus Maior'un (bilinen adıyla "Yaşlı" Plinius / İngilizcesi Pliny) ölüm yıldönümü. Kendisi bilim tarihinde çığır açan pek çok keşfe imza atmıştır. Örnek olarak kutuplarda yazın Güneşin hiç doğmadığını, kışınsa batmadığını; ışık hızının ses hızından daha hızlı olduğunu ve denizdeki gelgitlerin Güneş ve Ay'ın çekim gücünden kaynaklandığını keşfetmesi verilebilir. Onun bu keşifleri bugün bile lise coğrafya ve fizik derslerinde öğretilmektedir. Eğer bilime ve Tarih'e saygınız varsa lütfen Gaius Plinius Secundus Maior'un hayatını okuyun. En azından kendisini anmış oluruz bu şekilde.
23 Ağustos 2011 Salı
19 Ağustos 2011 Cuma
ANADOLU'MUZUN TARİHİ SERÜVENİNDE ANALARIMIZ
Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın insanlarına, özellikle de erkeklere neler olduğunu anlamakta zorluk çekiyorum, şu günlerde. Bizler nasıl bu hale gelebildik, anlayamıyorum.
Kadına şiddet, aile içi şiddette Avrupa ve Dünya sıralamalarında üst sıralarda yer almayı başarabilirken başka konularda hep alt sıralardayız. Kadınlarımıza yaptığımız şiddet bana göre, bir Tarih öğrencisi olarak, "Tarihe ihanet"; daha da önemlisi "üzerinde yaşadığımız Anadolu ve Trakya topraklarına ihanet" anlamına geliyor.
Anadolu'muz taa Demirçağ'dan itibaren, hep ANA-ERKİL toplum yapısına sahipti. Hititler, Phrygler, Lydialılar, Urartular... Bunlar Anadolu'ya göç yoluyla gelen uygarlıklar; fakat Luwiler bu toprakların yerlileri ve onlar da ANA-ERKİL... Phryglerin en önemli tanrıçaları MATAR (Türkçesi Anne) idi. Matar; Yunanlılara geçince adı KYBELE oldu, daha sonra Romalılar aynı ANA'ya Magna Mater (Büyük Anne) adını verdiler... Düşünün, bu topraklardan olmayan Roma bile bu tanrıçaya ANA diyor ve önüne bir de "büyük" sıfatını ekliyor. "Anadolu" ismi bile bana bir ANA-ERKİL toplum yapısını ifade ediyor: Hem meşhur "Ana, dolu!" sözleriyle biten efsanesiyle; hem de orijinal ismi olan ANATOLIA ile...
Peki, ne oldu da değişti bu toprakların insanları? Türkler, yani biz, bu toprakların yerli ahalisi değiliz elbette. Bu gerçeği her ne kadar kendilerine yalan yanlış bir Tarih öğretilse bile ilkokul öğrencileri bile biliyor artık. Bizler, kendi ANA vatanımızdan ata yurdumuzdan çeşitli sebeplerle koptuk. Çeşitli şekillerde bu topraklara girdik: Çağrı Bey'in 1016 keşif seferiyle tanıdık bu coğrafyayı, ardından Pasinler ve 1071 Malazgirt Ovası... Tabii bu arada, bizler, yani Türkler bu söylediğim tarihlerde çoktan Müslüman olmuştuk; yani oldurulmuştuk. Fakat her zaman kendi öz kültürümüzü korumaya çalıştık. İlk zamanlar bu topraklarda ANAmıza, bacımıza, kadınımıza, kızımıza, eşimize tek kötü söz söylemedik. Kaldı ki ata yurdumuzdayken onlarla birlikte boy yönettik, devleti emanet ettik! Erkek seferdeyken Kurultay'a başkanlık eden de ANAmızdı; bugün çeşitli yollarla bastırılmaya çalışılan, sesi kısılmaya çalışılan da ANAmız! Bizler bu coğrafyada zaman içerisinde öylesine yozlaştık ki öğrencilerin demokratik yollardan hak arayışlarında bir bacımızı tekmeleyerek ANA olmaktan mahrum bıraktık!
Birçokları bizim İslamiyet'i kabul ettiğimiz günden beri bu durumda olduğumuzu iddia ediyor. Bu konunun uzmanı elbette ben değilim; araştırılıp üzerinde tartışılabilecek bir konu. Fakat ilk Müslüman - Türk devletlerinden olan Karahanlılar ve Selçuklulara bakacak olursak bu iddianın tutarsız olduğu görülür. Yukarıda da söylediğim gibi Müslümanlık bize kabul ettirilse bile ilk zamanlar öz kültürümüzü korumayı bildik. Bize ne olduysa çok sonraları oldu... Net bir tarih veremem; ama iyi biliyorum ki İlkçağ'da, Ortaçağ'da, Yeniçağ'da olmadı; ne olduysa bize Yakınçağ'da oldu. ANAmıza, ANA adaylarımıza, bacımıza, kadınımıza yaptıklarımızın birçoğu İslamiyet adına yapılıyor ve yapanlar da dindar (!), Müslüman (!) sayılıyor... Unutulmamalıdır ki:
"Cennet ANAların ayakları altındadır!" (İslam dini peygamberi Hz. Muhammed -s.a.v.-)
Kadına şiddet, aile içi şiddette Avrupa ve Dünya sıralamalarında üst sıralarda yer almayı başarabilirken başka konularda hep alt sıralardayız. Kadınlarımıza yaptığımız şiddet bana göre, bir Tarih öğrencisi olarak, "Tarihe ihanet"; daha da önemlisi "üzerinde yaşadığımız Anadolu ve Trakya topraklarına ihanet" anlamına geliyor.
Anadolu'muz taa Demirçağ'dan itibaren, hep ANA-ERKİL toplum yapısına sahipti. Hititler, Phrygler, Lydialılar, Urartular... Bunlar Anadolu'ya göç yoluyla gelen uygarlıklar; fakat Luwiler bu toprakların yerlileri ve onlar da ANA-ERKİL... Phryglerin en önemli tanrıçaları MATAR (Türkçesi Anne) idi. Matar; Yunanlılara geçince adı KYBELE oldu, daha sonra Romalılar aynı ANA'ya Magna Mater (Büyük Anne) adını verdiler... Düşünün, bu topraklardan olmayan Roma bile bu tanrıçaya ANA diyor ve önüne bir de "büyük" sıfatını ekliyor. "Anadolu" ismi bile bana bir ANA-ERKİL toplum yapısını ifade ediyor: Hem meşhur "Ana, dolu!" sözleriyle biten efsanesiyle; hem de orijinal ismi olan ANATOLIA ile...
Peki, ne oldu da değişti bu toprakların insanları? Türkler, yani biz, bu toprakların yerli ahalisi değiliz elbette. Bu gerçeği her ne kadar kendilerine yalan yanlış bir Tarih öğretilse bile ilkokul öğrencileri bile biliyor artık. Bizler, kendi ANA vatanımızdan ata yurdumuzdan çeşitli sebeplerle koptuk. Çeşitli şekillerde bu topraklara girdik: Çağrı Bey'in 1016 keşif seferiyle tanıdık bu coğrafyayı, ardından Pasinler ve 1071 Malazgirt Ovası... Tabii bu arada, bizler, yani Türkler bu söylediğim tarihlerde çoktan Müslüman olmuştuk; yani oldurulmuştuk. Fakat her zaman kendi öz kültürümüzü korumaya çalıştık. İlk zamanlar bu topraklarda ANAmıza, bacımıza, kadınımıza, kızımıza, eşimize tek kötü söz söylemedik. Kaldı ki ata yurdumuzdayken onlarla birlikte boy yönettik, devleti emanet ettik! Erkek seferdeyken Kurultay'a başkanlık eden de ANAmızdı; bugün çeşitli yollarla bastırılmaya çalışılan, sesi kısılmaya çalışılan da ANAmız! Bizler bu coğrafyada zaman içerisinde öylesine yozlaştık ki öğrencilerin demokratik yollardan hak arayışlarında bir bacımızı tekmeleyerek ANA olmaktan mahrum bıraktık!
Birçokları bizim İslamiyet'i kabul ettiğimiz günden beri bu durumda olduğumuzu iddia ediyor. Bu konunun uzmanı elbette ben değilim; araştırılıp üzerinde tartışılabilecek bir konu. Fakat ilk Müslüman - Türk devletlerinden olan Karahanlılar ve Selçuklulara bakacak olursak bu iddianın tutarsız olduğu görülür. Yukarıda da söylediğim gibi Müslümanlık bize kabul ettirilse bile ilk zamanlar öz kültürümüzü korumayı bildik. Bize ne olduysa çok sonraları oldu... Net bir tarih veremem; ama iyi biliyorum ki İlkçağ'da, Ortaçağ'da, Yeniçağ'da olmadı; ne olduysa bize Yakınçağ'da oldu. ANAmıza, ANA adaylarımıza, bacımıza, kadınımıza yaptıklarımızın birçoğu İslamiyet adına yapılıyor ve yapanlar da dindar (!), Müslüman (!) sayılıyor... Unutulmamalıdır ki:
"Cennet ANAların ayakları altındadır!" (İslam dini peygamberi Hz. Muhammed -s.a.v.-)
18 Ağustos 2011 Perşembe
HOŞGELDİNİZ
Günümüz Türkiye'sinde insanlar artık bir başka tarih öğrenir, bir başka tarihe merak sarar oldular. Kimse gerçek tarihi merak edip de gerçek tarihçileri takip etmiyor. Bir "tarihçi adayı" olarak elbette ki bundan şikayetçiyim. Tüm herkes TV'lerde, gazete köşelerinde gördüğü insanlar birkaç kelime tarihten bahsetse onları hemen "büyük tarihçi", "bu adam bu konuda uzman" gibi yaftalamaya başlıyor. Hem de hiç incelemeden araştırmadan. Medyada bu şekilde birçok isim var; ama şimdi burada söylemiyorum.
İşin aslı tamamen toplumun kendisinde yatıyor. Çünkü artık 2011 Türkiye'sinde halk medya-kolik olmuş; dizi-kolik olmuş. Şunun şurasında 5 yıl önce açık oturum programları izleyenler artık evlilik programları, aile içi şiddetin en üst seviyede olduğu programlar, diziler ve daha birçok gereksiz ve faydasız şey izlemekte. Böyle olunca da insanımız önüne gelene "tarihçi" demekte haklıdır, bence. Tabi işin temelinde ezberci eğitim sistemi ve tarihten soğutma, nefret ettirme politikalarının olduğunu hiç söylemiyorum bile.
Bu blogda, hiç kimse saçma sapan bilgileri tarih zannetmeyecek, herkes gerçek ve doğruya en yakın bilgiye ulaşacak. Ben elbette ki bir Tarih Bölümü öğrencisiyim, burada yazdığım bilgiler, verdiğim ufak bilgi kırıntıları insanların aklında "acaba bu doğru mu?" sorusunu oluşturacaktır. Benim de zaten bu blogda verdiğim bilgiyi %100 ispatlama gibi bir niyetim yok; amacım insanların beyninde o merakı uyandırıp o soruyu sordurmak. Blogda sadece tepeden tırnağa tarihi bilgiler olmayacak elbette, ara sıra sevdiğim bir sözü sizlerle paylaşacağım (söyleyenini yazmak şartıyla tabii ki).
Kısacası: bu blog, tam anlamıyla TARİH'i seven, TARİH'e gönül veren, TARİH'e âşık olanların mekanı olacaktır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)